HÜSNÜ İLE SEVGİ

 








Hüsnü ile Sevgi’nin benzersiz aşkı

Kimse kızmasın...

Ben erkeklerin tüymesine alışığım.

Hastalık, zorluk, bela, felaket söz konusu olduğunda, o yükü taşıyamamalarına, o acıyı kaldıramamalarına, toz olup gitmelerine...
Yanlış anlaşılmasın...
Kızmıyorum. Doğalarına veriyorum.
Duyduğum, okuduğum, tanık olduğum hikayeler genellikle böyle.
Kadınlar gibi değil erkekler./_np/1276/14301276.jpg
Felaketin altında daha çok eziliyorlar.
Genellikle de çareyi kaçmakta buluyorlar.
Onları anlıyorum. Yargılamıyorum.
Benzer şeyler benim başıma gelse ben ne yaparım, onu da bilmiyorum.
İşte beni Hüsnü ile Sevgi’nin hikayesi bu yüzden şaşırttı.
Ne Sevgi Sakarya’yı tanırdım ne Hüsnü Cengiz’i.
1 Ağustos’ta kaybettiğimiz tiyatrocu Sevgi Sakarya’nın ölüm haberini gazetelerde okudum. Üzüldüm ama hayata devam ettim.
Taa ki, “Halam Sevgi Sakarya” diyen bir mail alana kadar.
Yeğeni Ceren Sakarya, bana “Eniştemi tanımalısınız” diye yazdı, “Eniştem Hüsnü ile röportaj yapmalısınız. Üç kere beyin ameliyatı olan ve konuşma yetisini kaybeden halam Sevgi Sakarya’ya dört yıl boyunca bebek gibi baktı. Pek az erkeğin yapacağı şeyi yaptı. Eniştem olağanüstü biri” demişti.
Merak ettim, Hüsnü’yle tanıştım.
Ne diyeyim?
Hüsnü ve Sevgi’nin hikayesi, şu dünyada gerçekten de aşkın, gerçek aşkların olduğuna inandırdı beni.
Umut verdi, size de vermesi dileğiyle...

Sizi tanıyalım...

- 66 İstanbul doğumluyum, Akmerkez’de mağaza müdürüyüm. Normal, sıradan, dümdüz bir adamım. Ne anlatılır onu da bilmiyorum. Daha önce hiç röportaj vermedim./_np/1277/14301277.jpg

Bir süre önce kaybettiğimiz tiyatrocu Sevgi Sakarya’nın eşisiniz...
- Evet.

Nasıl tanıştınız?
- 94 yılının Ağustos ayının son pazarıydı. Bir arkadaş ortamında.

Tarihi bu kadar net hatırlıyorsunuz...
- Nasıl hatırlamam, o kadın benim her şeyimdi. 29 yaşındaydım, Sevgi benden iki yaş büyüktür. Ama yaştan ve kilodan söz etmeyi sevmezdi. O yüzden mezar taşına tarih yazmadık. Ne doğum tarihi var, ne ölüm. İnanmazdı zaman kavramına.

Tanışmadan önce nasıl bir adamdınız?
- Haftanın yedi günü dışarıda bir adam. Evlenmekle alakası olmayan bir adam. O zamana kadar ilişkiler yaşıyordum ama üç ay sonra sıkılıyordum. Sevgi ise bambaşkaydı.

Nesi başkaydı?
- Bir kere çok renkliydi. Farklı bir sürü kadın yaşıyordu içinde. Ne zaman, hangisiyle karşılaşacağımı kestiremiyordun. Bir de tabii, hayatı varsa yoksa tiyatro idi. Sahneye çıksın, oyun yazsın, kitap okusun, saatlerce konuşsun, felsefe yapsın. Özgürlüğüne çok düşkündü. Bazen arıyordum, soruyordum, “N’apıyorsun?” Cevap veriyordu: “Beyoğlu’nda kendi başıma bira içiyorum.” Daha önce böyle bir kadınla hiç karşılaşmamıştım. Bir-iki kere çıktık, baktım ona onunla ilgilendiğimi farkında değil. Ya da öyle davranıyor. Derken bir akşam yemekte elini tuttum, “Yaa Sevgi” dedim, “Ben seni seviyorum. Niye anlamıyorsun?” Gözlerimin içinde baktı. O zaman anladım ki hislerimiz karşılıklı. Bu deli dolu görüntüsünün ardında, minicik bir kız çocuğu yatıyordu ve incinmekten korkuyordu. Daha önce evlenmiş, hayal kırıklığı yaşamış, o yüzden iki kere dikkatliydi.

Ve aşkınız başladı...
- Evet. Muazzam bir çekim vardı aramızda, ayrı kalamıyorduk. İlla birbirimize dokunacağız. Sevgi ile birlikte çekilmiş bütün fotoğraflarımıza bakın; ya kollarını ya bacaklarını bana dolamıştır. Böyle bir ‘Sevgi ile Hüsnü’ halimiz vardı. Sürekli üst üste, alt alta. 96’da evlendik. 16 yıl boyunca, eve hep ıslık çalarak geldim. Hep heyecan duyarak. Bakalım bu sefer beni nasıl bir kadın karşılayacak diye merak ederek. Sinirli mi, sevinçli mi, evin boyası mı değişti, alıp beni bir yere yemeğe mi götürecek, kafama saksı mı geçirecek? Bilemezsin. Eve gelince öğreneceksin.

GEÇ KALDIM DİYE DOMATES YAĞMURU

Her an, her şey olabilir yani...

- Tabii, tabii. Beni yeryüzündeki her şeyden kıskanırdı. Bizim mağaza 22.00’de kapanır, 22.30’da evde olmadın mı? Yandın. Bir keresinde şarjım bitti, Sevgi’ye “Trafik sıkışık, yoldayım, geliyorum!” diyemedim. Sen misin demeyen! Otoparka arabamı park ettim, baktım cama “Paaat” bir şey çarpıyor. “Bu ne ya!” oldum. Domatesmiş! Sevgi atıyor, birbiri ardına...

Geç kaldınız diye mi?
- Evet. Ve ona haber vermedim diye. Almadı beni eve. O akşam arkadaşımda yattım. Deliydi anlayacağın... Dünyanın en tutkulu delisi. Yazları beni bırakmamak için, arkadaşlarıyla tatile bile gitmezdi, İstanbul’u benimle beklerdi. Bana kimse mesaj filan da atamazdı. Aman ha! Bir keresinde mağazadan bir kadın personelim, “Hüsnü Bey, günaydın” diye bir mesaj atmış, belli ki yeni telefon almış, “Numaram bu” demek istiyor. Bir şey yok yani, gayet masum. Sen gel bunu Sevgi’ye anlat. Kızcağızı perişan etti, dere tepe düz gitti, “Bir daha kocama mesaj atarsan seni mahvederim!” dedi. Sonra da bana ‘Ya kızı çok hırpaladım Hüsnü, sen gönlünü al’ dedi.

Yaptınız mı?
- Hayır, ayıp oldu belki ama ben Sevgi’yi kimseye ezdirmezdim.

Sizin hayatınızı zorlaştırmıyor muydu?
- Zorlaştırıyordu. Ama beni Sevgi kadar kimse sevmedi şu hayatta. O sevgi paketinin içinde kıskançlık da vardı, kabullendim. Yıllar içinde birtakım alışkanlıklar edindim. Sevgi’nin hiçbir kadın arkadaşıyla yan yana oturmazdım mesela, neme lazım, bacaklarımız filan değer, kavga çıkar...

Siz peki? Siz böyle kıskançlıklar yapar mıydınız?
- Yok. Sevgi’nin zor bir çocukluğu olmuş. Anne bırakıp gitmiş. Baba yeniden evlenmiş. Üvey annesi oluyor. Sonra baba ölüyor. Annesinin yanına gidiyor. Bu sefer de üvey babası oluyor. O da ölüyor. Abisi de kanserden ölüyor. Üst üste bir sürü travma anlayacağın.

Tiyatrocu olmasını desteklemişler mi?
- Nerede? Zaten ortaokula bile, kendi kendini yazdırıyor. Hep yalnız. Konservatuvarı kazanınca abisi, annesi ve üvey babası itiraz ediyor, Sevgi kimseyi iplemiyor. Harçlığını kesiyorlar, otostopla okula gidip geliyor. Konservatuvarı basıp, “Biz kızımızı alacağız, istemiyoruz burada okumasını” diyorlar. “Kızınız çok başarılı, ancak başarısız olursa okuldan atılır, yapabileceğimiz bir şey yok” diyorlar. Sürekli bir itiş, kakış, sürekli bir mücadele. Sonra Şehir Tiyatroları’na giriyor. O yanlış evliliği yapıyor, borç harç, adam yüzünden her şeyine haciz geliyor. O yüzden çok hassastı, elektrik faturası bile zamanında ödenecek, ödemezsen kıyameti koparırdı.

Çocuk?
- İstemedik. Daha doğrusu Sevgi istemedi. Birbirimize yetiyorduk. Hep, “Ben çok yaşamam” diyordu. Şimdi düşünüyordum da, öyle dememek lazım. Ağzımızdan çıkan şeyler, gerçek oluyor. Onun hep bir telaşı vardı. Tezcanlıydı. Her şeyi koşarak yapardı. Sanki ruhu, önünde koşardı. Yakalayıp içime sokasım gelirdi, o kadar seviyordum.

SÖZ VERDİĞİM GİBİ ONU SAHNEYE ÇIKARDIM AMA TABUT İÇİNDE

Hayatınız hep böyle güzel mi gitti?

- Yok, 2006’da geri sayım başladı. 13 yaşında bir kalp rahatsızlığı geçirmiş, “40 yaşında kalp kapakçığınızın değişmesi lazım” demişler. 5-6 ayrı doktora gezdik, hepsi aynı şeyi söyledi. Ama ameliyat olmayı hiç istemiyor; derdi, dekoltesi bozulmasın.
/_np/1278/14301278.jpg
Durum ne kadar vahim?
- Çok vahim. O kalp kapakçığı değişmezse, hayati tehlike var. Neticede 2006’da ameliyatı oldu. Bir sene sonra da, “Ben silikon taktıracağım” diye tutturdu. Bir türlü vazgeçiremedim, keçi gibi de inatçı. Yeni ameliyat olduğu ve kalp kapakçığı metal olduğu için dikkat etmesi gerekiyor, mikrop kapmaması lazım. Ama yaptı, o silikonları taktırdı. 2007’nin Haziran’ında birden bire ateşlendi.

Neden?
- Nedenini bilmiyoruz. Kapakçığın mikrop kapmış olma ihtimalinden korkuyoruz. Mayısta diş çektirmişti. Ondan mı acaba diyoruz. Bir ay tedavi gördü. Eylül gibi yeniden hastalandı. Yine hastane. Yine düşmeyen bir ateş. Bir gün izin aldı, eve geldi, yıkadım onu, hastaneye geri dönerken fark ettim ki, yanlış kelimeler kullanıyor, “Kahvaltı ettin mi?” diyecek mesela, “Peçete ettin mi?” diyor. “Işığı kapat” diyecek, “Kapıyı kapat” diyor. İfadelerde bir sorun var. Doktora söyledim, hemen tomografi çektirdi ve beyninde küçük bir kanama saptandı. Meğer anevrizması da varmış. Önce de olabilirmiş, kalpten pıhtı da atmış olabilirmiş. Kanama giderek büyünce ameliyata aldılar.

Sonra?
- Sonra... Üç ameliyat daha. Zor günlerdi. Komaya girdi. Bir ay yoğun bakımda kaldı. O arada, hastane mikrobu da kaptı. “Buradan çıkamaz” diyorlardı. Bense hiç umudumu yitirmedim. Yoğun bakımın önünden hiç ayrılmadım, geceleri de hastanenin önündeki arabamda yatıp kalktım. Bir ay sonra mucize gerçekleşti, uyandı. Ama sağ tarafı komple felçti. Konuşma merkezi de. Artık konuşamıyordu. Ağzından sadece iki kelime çıkabiliyordu: “Bu son!”

Nasıl yani?
- Öyle. Sebebini bilmiyorum, ondan sonraki dört sene boyunca de sadece bu iki kelimeyi kullandı: “Bu son! Bu son!”

Peki nasıl anlaştınız?
- “Bu son”la...

Anlamıyorum...
- İzah etmesi zor. Ama insanların konuşabilmesi için, illa kelimelere gerek yok... Muş... Sevgi bize, “Bu son”la bütün derdini anlattı. Tabii tonlamanın ve mimiklerin de önemi var. Ama gayet güzel anlaşıyorduk, hayatımızı o iki kelimeyle dört yıl idare ettik. Saatlerce sohbet ediyorduk, meyhaneye gidip kafayı çekiyorduk, sinemaya gidiyorduk, tatile bile gidiyorduk.

Beyninde başka bir hasar yoktu değil mi?
- Yok, hayır. Konuşamıyordu, okuyamıyordu, yazamıyordu. Ama aslında Nazım’dan şiirler bile okuyordu. “Bu son... Bu son...” diyerek.

Anlaşılması çok zor, bir daha anlatır mısınız?
- Hastaneden çıktıktan sonra, Sevgi’yi eski haline getirmek hayatımın amacı haline geldi. Önce fizik tedaviciler buldum, her gün eve geliyorlardı. Gittikçe kuvvetlendi. Bebek gibi baktım ona. Annem ve bakıcımız Şeker Hanım da bizimle yaşıyordu. Bir olduk, Sevgi’yi ayağa kaldırdık, dört ay sonra dışarı çıkarttık.

ONUN HER HALİNİ SEVDİM HASTA HALİNİ DE

Eski Sevgi geri geldi mi?

- İlk başlarda farkındalığı çok azdı. Ama ben onu zorladım. “Sana ihtiyacım var, beni terk edemezsin!” dedim. İnternette bir tedavi yöntemi mi görüyordum, “Hemen uygulayalım” diyordum, oksijen tedavileri, konuşma tedavileri, her şeyi denedik. Ve biliyor musunuz işe yaradı. Tek isteğim, eski Sevgi’ime kavuşmaktı.

Erkekler, hastalık-mastalık olunca taşıyamazlar, kaldıramazlar. Tüyer giderler...
- Bende öyle olmadı, başkalarını bilemem. Ben o kadını çok sevdim. Her halini sevdim. Hasta halini de.

Acımayla karışık şefkat miydi?/_np/1279/14301279.jpg
- Ne münasebet! Bedeninin yarısı felç olsa da, artık konuşamıyor olsa da, o benim sevgilimdi, karımdı. Bunu ne değiştirebilir ki? Aynı yatakta yatmaya devam ettik. Buna da şaşırıyor insanlar. Ne alakası var. Sevgi’ydi o, o haliyle bile bacaklarını bana dolayarak uyuyordu.

Ama şu fotoğraftaki kadınla, bu fotoğraftaki kadın arasında fark var. Biri, ötekinin annesi gibi duruyor...
- Evet, kilo aldı ama ne önemi var? Bunlar benim başıma gelseydi, o bana nasıl bakacaksa, ben de ona öyle baktım. Bebeğim gibi. Bir ıstırap ya da zorunluluk değildi. Bana hep sordular, “Tamam o çok acı şeyler yaşıyor. Ama sen nasıl tahammül ediyorsun?” Böyle bir sorunun sorulmasını bile zul addediyorum. Olması gereken zaten bu değil mi?

Özel bir dil mi oluşturdunuz siz aranızda?
- Öyle de diyebilirsiniz. Hesap sorarken, bir şey isterken, tonlamalarla bana derdini anlatırdı. Tabii mimiklerin katkısı da çok. Ben de “Bunu mu demek istiyorsun?” derdim mesela, kafasını sallardı.

O peki ne hissediyordu?
- Bak o başka mesele. Bana sorarsan, Sevgi, dört yıl benim için direndi. Ben onu bırakmak istemiyorum diye. Ona kalsa, gitmek isteyebilirdi, ben çabalıyorum diye o da çabaladı.

Kıskançlık devam mı?
- Tabii tabii! Saat yanında duruyordu, 22.30’dan geç gelirsem hesap soruyordu, “Bu son, bu son!” “Nerelerdeydiniz beyefendi...” manasında.

Ya sonra ne oldu?
- Bu Haziran’da Kuşadası’na gittik birlikte. Bir arkadaşımızın evine. Döndük. Balkonda oturuyoruz. “Bu son, bu son” dedi. “Meyhaneye gidelim.” Nasıl anladın diyeceksiniz, anladım. “Ya Sevgi” dedim, “Yoldan geldik, yorgunuz. Şimdi sen bir de Nevizade filan istiyorsundur”... Kafasını salladı: “Bu son, bu son”... “H’adi n’olur beni kırma” manasında. Gittik. İyi ki gitmişiz. Gitmeseydik, bu dört seneki gayretim boşa gitmiş olurdu. Birlikte son yemeğimizmiş. Birbirimizin gözlerinin içine son bakışımızmış. Son rakılarımız, son balıklarımızmış. Ertesi gün ben işteyim o nöbet geçiriyor, beyne bir pıhtı daha gitmiş, sol taraf da felç. Şuur kapanıyor. Tamamen. Bitti. Bir daha da açılmadı. Söz verdiğim gibi onu sahneye çıkardım ama tabut içinde.

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !